Kıymetli okuyucularımız, bu kez ekranların bize büyük bir aşkla sunduğu hikâyelerin zamanla nasıl başka bir yüz kazandığına bakıyoruz. 90’lar ve 2000’lerin başları, televizyonun ve sinemanın aşkı parlatmayı en iyi bildiği yıllardı; bir bakışla kader yazılır, bir replikle kalpler mühürlenirdi. Ama yıllar geçti, jenerikler aktı, o büyülü sahnelerin üstünden zaman su gibi akıp geçti. Kimileri hâlâ romantik bir masal gibi anılıyor, kimileri ise bugün bambaşka bir yerden okunuyor: kimi toksik, kimi tek taraflı, kimi ise baştan sona yanlış anlaşılmış. Biz bu yazıda ekranın önünde alkışlanan bu aşkları alıp bugünün gözlüğüyle masaya yatırıyoruz. Çünkü bazen aşk dediğimiz şey sadece dönemin ruhuna çok yakışmış bir yanılsamadan ibaret olabiliyor. Hazırsanız nostaljinin cilasını biraz kazıyıp o ünlü çiftlerin ardındaki asıl hikâyelere doğru birlikte ilerleyelim.
Friends — Ross & Rachel
“Bir Ayrılıp Bir Barışan Kuşağın Travması”
Ross ve Rachel, ekran tarihinin en çok sevilen ama en çok yoran çiftlerinden biriydi. İzleyiciye yıllar boyunca sabrın aşkın en büyük kanıtı olduğu öğretildi; yanlış zamanlar, yanlış kararlar ve bitmek bilmeyen tereddütler romantik bir gerilim gibi sunuldu. Her ayrılık “henüz bitmedi” umuduyla izlenirken, her barışma yeni bir hayal kırıklığının habercisi oldu. “Ara verdik!” cümlesi aslında bu aşkın özetiydi: netlikten kaçan, sorumluluğu erteleyen bir bağ. Ross haklı olduğunu düşündü, Rachel incindi; ama kimse gerçekten güvende hissetmedi. Bugünden bakıldığında bu hikâye büyük bir aşk masalından çok, çözülemeyen iletişim problemlerinin uzun bir döngüsü gibi duruyor. Ross ve Rachel’ı unutulmaz yapan şey kavuşmaları değil; bir kuşağa aşkın bazen neden yorucu olabileceğini fark ettirmeleri.
Titanic — Jack & Rose
“İki Günlük Aşk, Ömürlük Efsane”
Jack ve Rose, sinema tarihinin en kısa sürede en büyük etkiyi yaratan aşklarından birini yaşadı. Bir gemi yolculuğuna sığan bu ilişki, izleyiciye kaderin bazen birkaç bakışla yazılabileceğini fısıldadı. Sınıf farkı, özgürlük arayışı ve kaçış hissi bu aşkı olduğundan daha büyük ve dokunaklı gösterdi. Rose’un Jack’te bulduğu şey bir gelecekten ziyade özgür olma ihtimaliydi; Jack ise Rose için bir yol arkadaşı değil, bir kırılma anıydı. Trajik son bu ilişkiyi efsaneleştirdi ama aynı zamanda sorgulanamaz kıldı. Belki de Jack ve Rose’u unutulmaz yapan şey birlikte yaşlanamamalarıydı; çünkü bazı aşklar ancak yarım kaldığında sonsuza dek yaşayabiliyor.
Sex and the City — Carrie Bradshaw & Mr. Big
“Kırmızı Bayraklarla Örülü Bir Aşk”
Carrie ve Mr. Big, 90’ların sonundan itibaren romantizmin en çok tartışılan yüzlerinden birini temsil etti. Bir taraf sürekli kaçarken diğer taraf bekledi; belirsizlik bu ilişkinin temel dili hâline geldi. İzleyiciye “büyük aşk sabır ister” fikri defalarca tekrarlandı ve her geri dönüş yeni bir umut gibi paketlendi. Bugünden bakıldığında ise bu ilişki romantik bir masaldan çok güç dengesizliğinin uzun bir hikâyesi gibi duruyor. Big’in kararsızlığı özgürlük, Carrie’nin ısrarı tutku olarak sunuldu. Oysa bu aşk çoğu zaman mutluluktan değil, vazgeçememekten beslendi. Carrie ve Big, bir dönemin hayalini süsledi ama aynı zamanda pek çok kişiye aşkın bazen neden yorucu olabildiğini de gösterdi.
Beverly Hills 90210 — Dylan & Brenda
“90’ların En Toksik Romantizmi”
Dylan ve Brenda, gençlik dizilerinin romantizmi en yoğun ama en sancılı yaşayan çiftlerinden biriydi. Tutku, kıskançlık ve güvensizlik bu ilişkinin temel taşlarını oluşturdu; her kavga daha büyük bir yakınlaşmanın bahanesi gibi sunuldu. İzleyici bu gelgitleri aşkın kaçınılmaz bir parçası sanarak izledi. Bugünden bakıldığında ise Dylan ve Brenda’nın hikâyesi duygusal yoğunluktan çok istikrarsızlıkla örülü görünüyor. Bu ilişki 90’ların romantik algısını tanımladı ama aynı zamanda aşkın her zaman acıyla ölçülmemesi gerektiğini de sessizce hatırlattı.
Buffy the Vampire Slayer — Buffy & Angel
“Aşk Vardı Ama Lanet de Vardı”
Buffy ve Angel, fantastik bir evrende geçen en trajik aşklardan birini temsil etti. Sevginin bedeli bu kez metafor değildi; Angel’ın mutlulukla birlikte karanlığa dönmesi aşkı doğrudan bir tehdit hâline getirdi. İzleyici bu ilişkiyi romantik olduğu kadar kaçınılmaz bir felaket gibi izledi. Birbirlerini sevmeleri yetmedi; doğru zamanda, doğru koşullarda olmak da gerekiyordu. Bu aşk mutlu son vaat etmedi ama şunu öğretti: Bazı ilişkiler, ne kadar güçlü olursa olsun, sürmemek için vardır.
Dawson’s Creek — Joey & Dawson
“Çocukluk Aşkı mı, Alışkanlık mı?”
Joey ve Dawson, gençlik dizilerinin en “temiz” ama en kararsız ilişkilerinden birini temsil etti. Çocukluk arkadaşlığı, güven duygusu ve geçmişe bağlılık bu aşkın temelini oluşturdu. Ancak hikâye ilerledikçe bu bağ romantik bir aşktan çok alışkanlığa dayalı bir yakınlık gibi durmaya başladı. Joey ve Dawson, birbirlerini severken aynı zamanda birbirlerini sınırladı. Değişmek isteyen bir tarafla geçmişte kalmak isteyen diğer taraf arasındaki çatışma bu ilişkinin kırılma noktası oldu. Belki de Joey ve Dawson’ın asıl hikâyesi her uzun tanışıklığın aşka dönüşmek zorunda olmadığını anlatmasıydı.
Asmalı Konak — Bahar & Seymen
“Masal Gibi Başladı, Gelenekle Sınandı”
Bahar ve Seymen, Türk televizyonunun en unutulmaz romantik çatışmalarından birini yarattı. Şehirli bir kadının özgürlük arayışı ile köklü geleneklerin temsilcisi bir adamın dünyası büyük bir aşkla çarpıştı. Bu hikâye romantizmin yanında güçlü bir gerçeklik de taşıyordu çünkü aşk bazen yeterli olmuyordu. Bahar ve Seymen’in ilişkisi bireysel mutluluk ile toplumsal beklentiler arasındaki gerilimi görünür kıldı. Bu yüzden hatırlandılar; çünkü masal tam da gerçeğe en çok yaklaştığı yerde iz bıraktı.
Bu çiftlerin her biri kendi döneminde aşkın nasıl algılandığını ve sunulduğunu gösteriyor. Kimi ilişki umutla büyüdü, kimi acıyla efsaneleşti, kimi ise yıllar sonra yeniden görülmeyi hak etti. Bugünden bakınca fark edilen ise ekranda izlediğimiz aşklar çoğu zaman bize mutluluktan çok bir ruh hâline hazırladı. Sabretmenin, beklemenin, vazgeçememenin romantize edildiği bu hikâyeler artık nostaljinin güvenli mesafesinden izleniyor. Belki de bu yüzden hâlâ ilgimizi çekiyorlar. Perde kapanıyor ama sorular kalıyor. Aşk gerçekten böyle miydi, yoksa biz mi öyle görmek istedik? Bir sonraki yazımızda da duygularımızı paylaşmak için sabırsızlıkla sizleri bekliyoruz.